// reklam alanlari fatsaliserdarzade
Reklam Alanı
DESTEK OLMAK İÇİN REKLAMLARA GÜNDE EN AZ BİR KERE TIKLAYINIZ
';



9/3/2008 · Kategori: Bolamanin Tarihi

 

serdarzade_nso@hotmail.com

 

 

 

 

Ordu - Samsun Karayolu üzerinde Fatsa’ya 9 km. uzaklıkta, Bolaman kasabamızda bulunmaktadır. Yerli ve yabanca turistlerin her zaman dikkatini çeken bu bina Bolaman’ın adeta sembolü olmuştur. Her yıl yüzlerce fotoğrafı çekilerek turistik eşyalarda fotoğrafı yer almaktadır. Aynı zamanda bu konak ülkemizin turizm rehberinde de yer almaktadır.Yanında küçük bir kilise bulunmaktadır.
1994 Yılında Kültür Bakanlığı tarafından bu konağın restorasyonuna başlanmış, konak daha da  tahrip edilerek işin müteahhidi tarafından iş 1998 yılında tasfiye edilmiştir.
2002 yılında Kültür Bakanlığınca bu konağın restorasyonu için 1.200.000.000.000.-tl keşif çıkartılmış olup, 2002 yılı bütçe imkanları ile bu konağın tamiratının mümkün olmadığı yetkililer tarafından ifade edilmiştir.

__________________________________________________________________

 

1- Bolaman’ın Tarihçesi Ve Cografi Yapısı :

            Bolaman kasabasının yerleşim yeri olarak tarihi hayli eskilere dayanır. Bolaman'ın kuruluşu Gülhane Hattı Hümayu

nu'ndan bir yıl sonrası, 1840 yılı olduğu söyleniyorsa da en son elde edilen bilgilere göre kuruluşun daha eskilere dayandığını ve 1800 yılından daha eski tarihlere dayandığını ortaya koymaktadır.

            Bolaman çok eski yıllardan beri birçok kavimlerin kimi zaman gelip geçtikleri, kimi zaman ise kalıp yerleştikleri bir yer olmuştur. Bolaman ismini Doğu Roma İmparatoru (Marc Antoine) tarafından Batı Pont memleketine M.Ö. 15, yüzyılında Vali olarak tayin edilen I. Polemon'dan almıştır. Bolaman gerek bu I. Polemon ve gerekse oğlu II.Polemon zamanlarında Batı Pont idarecilerinin yaşadıkları yer olmuştur. Bolaman ve dolaylarında uzun yılların zengin ve el değmemiş tarihi kalıntılarına her zaman rastlamak mümkündür.

            Bolaman bu tarihi değerlerinden başka, Fatsa ilçesine doğru uzanan 7 km’lik kumsalı, denize sıfır olarak uzanan yeşillikleri ve muhteşem manzarası ile de insanı büyüleyen bir güzelliğe sahiptir.

            Bolaman Ilıca deresi ile Yalıköy deresi arasında Samsun-Ordu Devlet karayolu üzerinde kurulmuş şirin bir beldedir. Beldemizin Fatsa ilçesine uzaklığı 9 km’dir. Ordı iline normal yoldan 51 km teni yapılan otobandan ise 39 km’dir. Beldemiz ile Samsun ilinin uzaklığı ise 120 km’dir.

 

 

 

2- Nüfus Durumu :

Beldemize bağlı halen 4'ü Köy Statüsünde olmak üzere 14 mahalle bulunmakta olup 22-Ekim-2000 tarihinde yapılan Genel Nüfus Sayımı’na göre nüfusu 10709’dur.

3- İdari Durumu :

            15-06-1966 Tarihinde kurulmuş olan Bolaman Belediyesi’nin kurucusu Ordu’dan bir dönem TBMM’de milletvekili de yapmış olan, merhum Orhan Naim Hazinedar’dır. Bir dönem belediye başkanlığıda yapmıştır. Belediyemizin kurulduğu ilk yıllarda hizmet binasının olmadığından dolayı aynı kişinin binasında hizmet vermiş olan Bolaman Belediyesi 1975 yılında şu anda Merkez Kale mahallesinde bulunan hizmet binasına taşınmış ve 1996 yılında da Güvercinlik Mahallesi’ne yaptırılan yeni hizmet binasına taşınmış ve halen bu binada hizmet vermeye devam etmektedir.

4- Sosyal Durumu :

    Beldemiz sosyal bakımdan iyi durumdadır. Halkın büyük bir bölümünün giyim kuşam ve yaşam tarzları, içinde barındıkları meskenler sosyal ve ekonomik durumlarının iyi olduğunun en belirgin göstergesidir. Beldemizin Merkez Güvercinlik Mahallesinde 700 öğrenci kapasiteli Anadolu Lisesi bulunmaktadır. Gene aynı mahallede 40 derslikli temel eğitim okulumuzda eğitim ve öğretim devam etmektedir. Birçok Anadolu Beldesi veya Köyünün en büyük problemi olan büyük şehirlere GÖÇ problemini maalesef beldemiz de yaşamaktadır. Nüfusun büyük bir çoğunluğu büyük şehirlere göç etmiş ve bu şehirlerde yaşamaktadırlar. Beldemizde Deniz, Kum, ve Doğanun tüm güzelliklerini bir arada yaşatan ender yerlerden birisidir.

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

9/3/2008 · Kategori: Resimler

 

sahil7_JPG.jpg

 

FATSA / ŞELALE

 

FATSA / YEŞİL SAHİL

sahil parkı

 

FATSA SAHİL

 

FATSA SAHİL

FATSA SAHİL

 

sahil

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı

9/3/2008 · Kategori: Fatsa Tarihi

 

TÜRK FETHİNE KADAR FATSA BÖLGESİNİN TARİHİ GELİŞİMİ

Tarihi eserlerinin tahribi, o dönemlere ait kaynak yetersizliği, arkeolojik araştırmalara önem verilmemesi çok basit bilgilere sahip bir tarihi devirle, bizi karşı karşıya bırakmaktadır. İlkçağ’da Karadeniz bölgesinin siyasi yapılanmasıyla alakalı çalışmaların azlığı nedeniyle Fatsa ve çevresine ilk yerleşen topluluklar hakkında, ilmi bir neticeye ulaşılamamaktadır. Popüler amaçlı kitaplarda ana kaynağı belirsiz birçok bilgiler mevcuttur. Kaynak yetersizliğinden dolayı, popüler amaçlı çalışmaları kaynak göstermekle birlikte Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız’ ın metodu kullanılmıştır.
M.Ö. 400 yılında Fatsa ve Çevresinde KOLHLAR, DRILLER, HALİPLER, MOSSİNOİKLER ve TİBARENLER gibi Yunan asıllı olmayan yerli kabileler yaşamaktadır. O döneme ait önemli buluntuların Yapraklı Mevkisinde Çıngırt Kaya ve çevresinde mevcut olduğu tahmin edilmektedir. Fakat bu tahminlerin ilmi bir dayanağı yoktur. Çıngırt Kaya’da yapılacak bir yüzey ve arkeoloji araştırması, bu dönemlere ait önemli bilgi ve belgelerin bulunmasını sağlayacaktır. Bölgede yaşayan en etkili yerli kavmin Halipler olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü uzun dönemler bölge “Halipya” adıyla anılmıştır. M.Ö. 675 lerden itibaren sırası ile KIMMERLER, PERSLER ( M.Ö. 547 ) , MAKEDONYALI İSKENDER ( M.Ö. 334 ) ve komutanları ( M.Ö. 312 - 208 ) Fatsa ve çevresine hâkim olmuştur.
Fatsa’ da İlk Çağ dönemlerinden en dikkat çekeni ise PONTUS devridir. ( M.Ö. 280 – M.S. 263 ) Pont hâkimiyeti dönemi ”Sıde “ olarak anılan yörenin daha da güçlenmesine neden olmuştur. Bu devirle ilgili rivayetlerde kayda değerdir. Popüler amaçlı eserlerde geçen bu bilgilerin hangi kaynağa dayalı olarak yazıldığı bilinmemektedir. PONT hâkimiyeti ile ilgili genelde şu bilgiler aktarılmaktadır:

“ Fatsa’ nın tarih sahnesinde önemli bir yer alması miladi 1. Yüzyılda başlar. Mitrilat ‘ın ölümünden sonra II. FARNAK ( M.Ö. 65–42 ) Roma’ya bağlı bir krallık olan PONT Devleti’nin başına geçer. II. FARNAK bu günkü Fatsa’nın bulunduğu yerde hükümdarlığını sürdürürken, Roma ‘nın iç karışıklıklarından faydalanarak hem istiklalini kazanmak hem de idaresini genişletmek için çalışmış fakat başarılı olamamıştır. II. FARNAK, Fatsa’nın Anadolu Denizcilik Meslek Lisesinin bulunduğu sahada kızı FANİZAN adına bir şato inşa ettirmiştir. Bu şatodan dolayı buraya ”FANIZAN “ adı verilmiştir. Sonraki yüzyıllarda FANİSE, PHADSANE, PYTANE, FAÇA adları ile anılan kasaba en son Fatsa adını almıştır. “

PONT Devletinin sınırları dâhilinde Fatsa bulunmakla beraber, bazı kaynaklarda geçen devletin başkenti olduğu iddiasının bir dayanağı yoktur. Kasaba ŞARL TEKSİYE ‘ de “Fatizan Şatosu, “ vilayet salnamelerinde ise , “Vadisane “ olarak adlandırılmaktadır. Popüler kaynakların ifadelerine göre II. FARNAK tan sonra bölgeye ayrı bir sülaleden gelen POLEMEN hükümdarlık yapmıştır. M.S. 63 tarihinde Pont devrine, Roma tarafından son verilmiş, M.S. 395 ‘ te ise bu topraklar Roma’dan Bizans ‘ a devir olmuştur. M.S. 391 den itibaren Anadolu’ya giren PEÇENEK ve KUMAN Türklerinin akınları ve yerleşmeleri görülmektedir.

TÜRK FETHİ DÖNEMİ
                                               
Türklerin Fatsa yöresine kesin olarak yerleşmelerini Malazgirt   ( 1071 )  sonrası akınlar sağlamıştır. Danışmet Gazi ‘ nin beylerinden SEVLİ Bey, Ladik taraflarından harekete geçerek kısa   zamanda  Samsun, Ünye, Fatsa  ve Giresun taraflarını elde edip Trabzon ‘ a kadar ilerlemeyi başarmıştır. Bu olaylardan sonra yerleşen Oymaklar sayesinde Türkleşme ve İslamlaşma süreci başlamıştır. Bu Oymaklardan  en önemlisi ÇEPNİ ‘ lerdir. Çepniler  bu alt yapıyı sağladıktan sonra 1380 lerde  Hacı Emir Oğulları  adlı bir Türk Beyliğinin  hakimiyet dönemi başlamıştır. 1427 / 28  de Yörgüç  Paşa ‘ nın  Canik Seferi ile  Fatsa Osmanlı topraklarına bağlanmıştır. Hacı Emir  Oğulları  dönemi ise Fatsa’ da ki  Türk nüfusunun temelini oluşturmuştur.
13 ve 14 yüzyıllarda kıyı kesiminde Ceneviz kolonilerinin etkileri görülmektedir. Sahildeki  tabya Cenevizliler tarafından depo olarak kullanılmıştır. Bu dönemde Fatsa Karadeniz’in önemli ticaret  merkezlerinden biri olmuştur. Cenevizlilerin Karadeniz hakimiyetleri Fatih döneminde sona erdiği için Fatsa’dan da muhtemelen bu dönemlerde ayrılmışlardır. Fatsa’da Türk hakimiyeti dönemi 1380’lerde Hacı Emir Oğulları ile Osmanlı Dönemi ise 1427 / 28 ’ de başlamıştır.


OSMANLI DÖNEMİ(1427–1922)

Fatsa’da İdari Taksimatın Kuruluşu ve Gelişmesi :   
Fatsa idari olarak Canik(Samsun) Sancağına bağlıdır. Osmanlı kayıtlarında Fatsa yöresinin adı “Satılmış – ı  Mezid  Bey” veya “Nahiye-i Satılmış-ı Ferid Bey”  dir. 15 yy kayıtlarında Nahiye statüsündeki Satılmış, 16 . ve 17 . yy  kayıtlarında kaza olarak geçmektedir. Yörede 15 yy da tek bir kaza varken 1642’de  altı kaza ortaya çıkmıştır. Tapu defterine göre kazaların adları şunlardır :  Satılmış, Cevizderesi,  Çöreği, Meydan, Sergis ve Keşdere.   Katip Çelebi  bunlara  Fatsa ve Vonayı’ da eklemiştir.
Canik Sancağı, 15 ve 16 yy. ‘ da Eyaleti Rum’a ;   17 yy. ise Sivas Eyaletine bağlıydı. Bu durum 1847 ‘ ye kadar devam etmiştir. 18 yy. ‘ ın  ikinci yarısından itibaren Canik ve Trabzon’a  aslen Fatsalı olan  Caniklizadeler hakim olmuştur. 1846 / 47  yönetsel bölümünde  Trabzon Eyaletine bağlı bir sancak olan Canik  , 1872 – 77  ‘ de  bağımsız sancak olmuş,tekrar Trabzon ‘ a bağlandıktan sonra 1908  ‘ de yeniden bağımsız sancak olmuştur.1851 ‘ den  1856 ‘ ya kadar  kaza statüsünde olan Fatsa Kasabası  1869 ‘ dan 1872 ‘ye kadar Ünye Kazasına bağlı bir nahiyedir. Kasaba  1878 ‘ de yeniden kaza yapılmıştır.Fatsa’nın bugünkü manada ilçe oluş tarihi 1878’dir.
B.M.M.  ‘ de  30 Kasım 1920  ‘ de  başlayan  Ordu ve Giresun sancaklarının oluşumu hakkındaki  kanun ile ilgili yapılan görüşmeler sonunda 4 Aralık 1920 ‘ de  Ordu ve Giresun Sancakları kurulmuştur. Merkezi  Ordu olmak üzere  Canik Sancağına bağlı Fatsa ve Ünye  kazalarının bağlanması ile Ordu Sancağı kurulmuştur. Fatsa ve Ünye halkı bu karara karşı çıkmış  ve Ünye Sancağı ‘nın kurulması teklifinde bulunmuşlardır. Ancak  bu teklif reddedilmiştir. Böylelikle  Fatsa  4 Aralık  1920 ‘ de  Ordu ‘ ya bağlı bir Kaza olmuştur.

Sosyal Yapı:   

Etniklik ayrım kriterleri Osmanlı toplumunda din ve kültür olduğu için Fatsa da toplum yapısının iki grup altında inceleyeceğiz. Bunlar ; Müslümanlar ve Gayr-ı Müslim’lerdir.

* Müslümanlar:
 
Malazgirt’ten sonra Türkler , kademeli bir şekilde Karadeniz Bölgesine yerleşmeye başladı . Danişment  Gazi’ nin Beylerinden Sevli Bey tarafından yönetilen Türkmen akınları  sonunda Orta Asya ve Azerbeycan   tarafından getirilen Karlı ve Karaöylü oymağının bir bölümü de Fatsa ya yerleşmiştir. Bununla birlikte Fatsa ‘ daki Müslüman Türk nüfusunun esasını Çepni    oluşturmaktadır. Çepniler, kendilerine ait beylikler kurmuşlardır. Tacettin oğulları ve Hacı   Emiroğulları  sayesinde  Canik  bölgesi  Türk  ve  Müslüman kimliğine kavuşmuştur. 1427/28’de   Osmanlıya dahil olan Fatsa’nın  15 ve 16 yy. daki  Müslüman Nüfus  oranı  yüzde doksanları geçmektedir.

*   Gayr-i  Müslimler

Fatsa ‘ da Türk hakimiyetinden itibaren Hıristiyan   nüfusun genel nüfusa oranı  çok düşüktü. Bu  Hıristiyanların  bir kısmı Din değiştirmiş bir kısmı da 20 yy başlarına kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir. Hıristiyan nüfusun oranı 15 ve 16 . yy tapu kayıtlarında % 2 leri geçmemektedir. 18 yy sonlarından  itibaren bölgeye başka yerlerden göç eden Gayr – i Müslimler olmuştur. Bu göçlere rağmen yukarıdaki  Müslüman nüfusla ilgili tabloya bakıldığı zaman Müslüman harici nüfusun çok az olduğu görülür.

a) Rumlar :

19 yüzyılın son çeyreğinden itibaren gelişmeye başlayan Fatsa’nın, ekonomik hayatında söz sahibi olan Rumlar,  el sanatları  ve diğer ustalık işleri ile uğraşmaktaydılar. Kasaba merkezinin yanı sıra Rumların bulunduğu köylerin adları şunlardır : Yalıbey Mah. , Yaylak Köyü, Dereköy, Kabaköy, Gölköy, Alakiriş, Yeniköy, Kızılot, ve Osman Köyüdür.

Tanzimat öncesi Osmanlı Devletinde Gayr – i Müslimler birkaç istisna hariç Devlet Memuru  olamazlardı. Tanzimat’tan sonra  yapılan değişikliklerle Gayr-i Müslimlere  Devlet Memuru olma hakkı kazandırıldı. Fatsa’da Rumlar, kaza idare meclisi, Belediye Meclisi, Memleket Sandığı, Reji Dairesi ve Ziraat Odasında çeşitli görevlerde bulundular. Terzioğlu Lazeri Efendi Belediye Reisliği yaparken 1908 tarihinde Yorgaki  Kaymakamlık makamına atanmıştır. Rum Halkı özgür bir ortamda yaşarken; I. Dünya Savaşından sonra  Pontus hayallerine kapılarak çetecilik faaliyetlerine başlamıştır. Rumlar 1923’ te  mübadele gereğince Yunanistan ‘ a gönderilmiştir. Fatsa ‘ dan ayrıldıktan sonra  Rumların doğdukları yeri unutmadıkları  1951 yılında    Rum   Tudor ‘ un  Fatsa ‘  yı ziyaretiyle gün ışığına çıkmıştır.
   
b) Ermeniler

Ermeni nüfusunun büyük bir bölümü Rumlar gibi dışarıdan gelmiştir. Fatsa ‘ da yakın bir zaman evvel vefat etmiş ve   İslam dinini  seçmiş Eczacı Hasret Efendi ‘ nin  ( Doğum 1917 ) beyanları da  bu doğrultudadır. Kendi ailesinin Sivas ‘ ın Gürün kazasından göç ettiğini ve Fatsa ‘ ya yerleştiğini  söylemektedir. Hasret  Efendi ‘ ye  göre  Ermeniler ve Türkler  arasında  bir  düşmanlık  söz  konusu  değildi. Gündelik   ilişkiler  dosthane bir şekilde gelişirken ; Ermeniler daha çok  El sanatları ve Ticaretle meşguldürler. Ermeniler Tanzimat’tan sonra  Kaza İdare Meclisi , Belediye Meclisi, Sanduk Eminliği , Ziraat Odasın da görevlerde bulunmuşlardır. 1878 –80  ve 1891    tarihlerinde     Kirkor  Efendi  Belediye Reisliği yapmıştır.
Eczacı Hasret Efendi  sahilde bir  Ermeni Gregoryan  Kilisesi ve Okulundan ve  bu günkü  Dumlupınar   İlköğretim  Okulunun  bulunduğu  yerde  Protestan   Kilisesi ve Okulundan bahsetmektedir.    Hasret  Efendi  ‘ nin   beyanına göre  Ermeniler  sevk ve iskan kanunundan  ( Tehcir )sonra  İstanbul , Fransa , Yunanistan  ve  Rusya  ‘ ya  göç etmişlerdir. Bu olaylar   sırasında   Amerikalılar onbeş günde bir gelip yetimleri götürmekteydi, ayrıca açlık ve kıtlık başladığından Protestan Kilisesinde bir aş evi kurulmuştu.

Kafkas  Göçleri , Balkan Mübadilleri  ( 1864 – 1923 )
   
Kafkas Muhacirleri :

Göç , en geniş anlamıyla şahısların  hayatlarının tamamını veya bir bölümünü  geçirmek  üzere tamamen yahut geçici bir süre için  bir iskan ünitesinden diğerine yerleşmek kaydıyla yaptıkları yer değiştirme hareketidir.
   
19 yy. ‘ ın  son çeyreğinde Kafkas Muhacirleri , Rusya’nın baskısıyla  Karadeniz Bölgesine  ve özellikle Trabzon eyaletine göç etmiştir. Yapılan araştırmalarda  Çerkez göçmenlerinin 1864  tarihinde  Canik  Sancağına  iskan edildiği tespit edilmiştir. İskan edilen  Çerkez gruplarının  bir kısmı Fatsa ‘ ya yerleştirilmiş , 1870 ve 1871  tarihli Trabzon Vilayet  Salnamelerinde  nüfusları  901  kişi olarak verilmiştir.  1 Temmuz 1878  ‘ de   Canik     Sancağına göç  etmiş  çok sayıda  Abaza  göçmenlerinin bir bölümü Fatsa’ya  bağlı     Çokdeğirmen  ve Nefs- i Meydan Abaza  köylerine yerleştirilmişlerdir.
   
1878 ‘ den sonra  hızla artan göçmen kitlesi  1880 ve 1887  tarihlerinde  Fatsa ‘ ya  yerleştirilmiştir. Batum  Muhacirleri adı verilen bu göçmenlerin  yerleştikleri yerler  Fatsa Muhacir Tapu Sicil  kayıt defterinden çıkarılmıştır.

Bu köylerden başka Halk arasında muhacir köyü olarak geçen köyler şunlardır :Yusuflu ,  Geyikçeli ,  Karataş ,  Hoylu ,  Sudere ,  Sazcılar ,  Çerkezdağı ,  Yukarıkozpınar , Tepealan,  Yeşilalan , Soğukpınar , Kargucak  ve Kondan.

Muhacirlerle yerli halk arasında bir takım sürtüşmeler olmuştur. 1887 yılı içersinde Fatsa ‘ ya yerleştirilen Gürcü ve  Çerkezlerin  bir kısmının taşkınlıkları üzerine  Halk  Valiliğe şikayette bulunmuş,  Hükümet  Vilayetten gelen şikayetleri değerlendirerek  bunları  Ankara ve Konya Vilayetlerine nakletmiştir. Fakat muhacirler tekrar eski köylerine dönmüş ve bunun üzerine  Meclis – i   Vükela , geri dönenlerin  Ankara ve Konya ‘ ya tekrar iskanını uygun görmüş , kalanlardan ise  asayişe  riayet  edeceklerine dair  senet alınmasına karar vermiştir.

Fatsa yöresinin efsaneleşmiş kahramanı  Hekimoğlu ‘ nun  çatışması muhacirlerle olmuştur. Hekimoğlu  gerçekte  sosyal bir kahraman değildir. Şahsi sebepler yüzünden çetecilik faaliyetlerinde bulunmuş ve 1910 tarihinde  öldürülmüştür.  
                        
Aynı yörede  eşkıyalık yapan  Soytaroğlu ,çetecilik yapan Gürcülerle mücadele etmiştir. İlk dönemlerde  bu olaylar  hariç  muhacirler ve yerli halk arasında büyük manada sorunlar çıkmamıştır. Muhacirlerin gelmesiyle  Fatsa ticareti hareketlenmiştir. Gürcülerin  bir kısmı  ziraatla meşgul oldukları gibi  bir takımı da  Hükümet işlerinde  ve özellikle zabıtada yerleştirilmişlerdir.

Balkan Mübadilleri :

Lozan  Antlaşması (1923) uyarınca  mübadele söz konusu olunca Türkiye’ deki Rum nüfus  ( İstanbul hariç )  Yunanistan’ a  , Yunanistan ‘ da ki  Türk nüfusun  ise ( Batı Trakya hariç )  Türkiye’ye  göç  ve iskanları sağlanmıştır. Mübadil adı verilen  bu göçmenlerin yerleştirildikleri  yerler arasında  Fatsa  Kazası da  vardır. Fatsa ‘ ya yerleştirilen mübadillerin sayısı  801 kişidir. Mübadillerden yaşayan kimse kalmamıştır. Onların soyundan gelip mübadele konusunda düzenli ve sıhhatli bilgi toplayanlar  da   yok değildir; bunlardan biri de   Yusuf BUL ‘ dur.   ( Doğum 1925 )  Bul ‘ un anlattığına göre mübadele şu şekilde gerçekleşmiştir.:


“1923 senesinin Mayıs ayı içerisinde  Selanik‘ in Serez  Kazası’ndan hareketle  Kavala Limanı’ndan  Gül Cemal Vapuru  ile  İstanbul ‘ a gelmişlerdir. İstanbul’da  Veli Ağa Çayırı’nda bir hafta dinlendikten sonra  bir başka gemi ile  Fatsa ‘ ya gelmişlerdir. Fatsa ‘ ya gelen hane sayısı  770 ‘tir. Fakat bu haneler normal hane değil bir veya iki kişiden oluşan hanelerdir. Mübadiller  geldiklerinde  içlerinde 15 yaşını doldurmuş iki delikanlı ile  55 yaşının üzerinde ihtiyarlar ve özellikle  kadın ve çocuklar vardı. Bu insanlar şehre uyum sağlayamamışlardır. Nedeni ise buğday ve tütün yetiştiriciliğine alışkın olan mübadiller, mısır ve kendir üretimine  alışamamışlardır. Büyük bir bölümü Samsun ‘ a gitmiş , burada yer bulamadıklarından Amasya ve Tokat ‘ a çıkmışlardır. Yolculukları esnasında eşkıyalar tarafından  soyulmuşlardır. Perşembe Yaylası’ndan hareketle tekrar Fatsa’ ya gelmişler, bu yol esnasında Çiçek Hastalığı ve Veba ‘ ya tutulan nüfusun  1/5  i helak olmuştur.

Fatsa ‘ ya geldiklerinde ise iskan haklarını kaybettiklerini öğrenmişler, bunu yanında kendilerine ayrılan yerler talan olmuştur. Samsun ‘ a  gitmeyip Fatsa ‘ da kalanlar ise ( Ömer Hoca, Horoz Osman ) merkez mahallede çok iyi yerler tutmuşlardır. 770  hanenin 60 tanesi şehre yerleşmiş diğerleri ise yüksek köylere çıkmışlardır. Yerleştikleri köylerin adları şunlardır. : Kumru , Derbent Köyü ( Kaya Mah. ) , Yaylacık , Kiremitli  ( Elmalı ), Çokdeğirmen,Kayabaşı , Alanköy ve Gebekse  ( Ortaca ).  Mübadiller , Rumların bıraktıkları el sanatlarını devam   ettirmişlerdir.  Mobilyacılık, Kalaycılık, Bakırcılık ve Terzilik başlıca mesleklerindendir. Mübadillerin ancak yüzde 30’ u Fatsa ‘ da kalmıştır.  Bunun nedeni ise toprağın yetersizliği ve nüfusun artmasıdır.”

19  Yüzyıldan  20. Yüzyılın başlarına kadar  Fatsa ‘ da  Ekonomi :

19 . Yüzyılın  son çeyreğinde  Anadolu kentlerinin Ekonomik yapısı Fatsa’da da görülmektedir.  Geleneksel  üretim ilişkileri henüz değişmemiş , kıyı kenti olması nedeniyle  gelişmenin başlıca nedeni Dış Ticaretle gösterdiği başarı olmuştur. Kasabada  Ünye ve Ordu  kazaları ile ulaşım sağlayan bir karayolu mevcut değildi. Bu nedenle  Fatsa ‘ da çok erken dönemlerden itibaren deniz taşımacılığı sektörü gelişmiştir. Bu sektör o kadar ilerlemiştir ki 1834 yılında  Fatsa gemi tezgahlarında bir savaş gemisi inşa edilmiştir.”Çapar” adıyla anılan kayıklar ise ulaşımda büyük bir rağbet görmüşlerdir. 1900 tarihi itibariyle kasabada 10 balıkçı kayığı ve 18 küçük gemi mevcuttur. 1902 de ise küçük gemi sayısı 38’e çıkmıştır. Denizcilik ve denizciliğe bağlı alanların kasabada gelişmesini hazırlayan başlıca faktörler şunlardır :127.094 dönümlük orman arazisinde 4 büyük  orman mevcuttur. Edegör Ormanından  çıkarılan ağaçlar, ticaret gemisi yapımında kullanılmıştır. Gemi yapımında önemli bir kaynak olan Kendir ‘in    yörede  17 yüzyıldan  itibaren   üretildiğine  dair  belgeler  mevcuttur.   Kendir üretimi ,   1878 ‘ de  13.000  kise iken  1879  da  57.210    kise’ ye  yükselmiştir.
Kasaba İskelesi’nde görev yapan veya  iskeleye uğrayan acenteler , ticaretin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Şevki ve İsmail Efendi’ ye  ait acenteler , kasabaya uğrarken ; iskelede  özel idare  ( İdare - i  Mahsusa ) acentesinin temsilciliği kurulmuştur. İskeleye yerli , yabancı devletlere ait   yelkenli gemi ve vapurlar gelmektedir. 1902 ‘ de Osmanlı  Devleti’ne  ait  828 yelken gemisi ve 88 vapur, İngiltere’nin 8 , Fransa ve Yunanistan’ın 4 , Rusya ve Avusturya’nın 1 ve İtalya’nın 2 vapuru Fatsa iskelesine gelmişlerdir.
Fatsa’da yer altı zenginliklerinin ekonomiye katkısına gelince ; soba ve kasaların yapımında ham madde olan demir,deniz sahilinde çıkarılıp Ordu  Curuf ‘a götürülür ve orada işlenirdi. Bunun yanında Eski Ordu köyünde ve Arpalık’a bağlı Apar Dağı’nda demir madeni bulunmuştur. Sapmalı kurşun , Eski Ordu ; kömür ise Efroz köyünde bulunmaktadır. Manganez , Eski Ordu , Cacule ( Bucaklı ) ve Meşebükü’nde vardır. Eski Ordu köyündeki  manganez madeni , Anadolu Parzılı  adlı bir şirket tarafından çıkartılırken,Bucaklı ve Meşebükü’ ndeki madenlerin kullanımı için aynı şirket 24.Haziran.1886 ‘ da  Hükümet ’e başvurmuştur.
Trabzon Vilayetinde tarıma elverişli arazilerin  yoğun olduğu Kazaların başında Fatsa gelmektedir. Kazanın 180.202 dönümlük arazisi tarladır. Başlıca yetiştirilen ürünler ; Mısır,Çavdar,Pirinç,Fasulye, Alaf,Şiar,Bakla ve Siyaz’ dır.
Mısır ,Karadeniz insanının temel gıda maddesi olmasının yanında 1901 tarihli Trabzon Vilayet salnamesinde Vilayetin zirai kazançları arasında sayılır. Fatsa Kazasında 1878 ‘ de  280.000 kilo olan  Mısır üretimi, 1879 da ise 234.930 kiloya düşmüştür. Mısır, Fındıkçılığın ortaya çıkmasıyla Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren değerini kaybetmeye başlamıştır.
Sahil kısmı bataklık olan Kasabada Pirinç üretimi de yaygındır. 1901 tarihli Trabzon Vilayet Salnamesine göre pirinç’ in en fazla yetiştiği yerler Terme ve Fatsa’dır. 1878 ‘ de Kazanın Pirinç  üretimi rekoltesi 31.654 kilo’ dur.  Bataklıkların kurutulmaya başlanmasıyla Pirinç üretimi terkedilmiştir.
Yörenin ekonomik lokomotifi olan  Fındık Üretimi hakkında  yeterli bir bilgiye sahip değiliz. 1898 tarihli Trabzon Vilayet salnamesinde fındık üretiminde Canik Sancağından bahsedilmemektedir. 1901 tarihli Trabzon Vilayet Salnamesinde ise Samsun ve Ünye ‘ de Fındık ekiminden bahsedilirken , Fatsa ile ilgili herhangi bir bilgi verilmemiştir. Fındığın İlçe Ekonomisinde önemli bir yer alması Cumhuriyet’ in  kuruluş yıllarına rastlar.
Kazanın 120.472  dönümlük arazisi yaylak,kışlak ve mera ‘ dır. Bu durum hayvancılık ‘ ın gelişmesini sağlamıştır. 1900 tarihinde Fatsa ‘ da hayvan sayısı aşağıda verilmiştir.

Kazanın iklimi çevre kazalara benzemekle birlikte yaz mevsiminde kasabanın etrafındaki bataklıklar havayı bunalttığından  Halk yaylalara çıkar ve buralarda dört beş ay kalırdı. Yaylacılık faaliyetleri içersinde bir Pazar kurulmuştur. Vilayet   Salnamelerinde  Kasaba merkezinde  bir Pazar mahallinden bahsetmezken kazanın  Düzyurt  mevkiinde yazın her Çarşamba bir Pazar kurulduğu  not düşülmüştür. Bu durum yüksek köyleri ve özellikle Perşembe Yaylasını  hareketlendirmiştir. Eczacı Hasret Efendi’ nin  beyanlarına göre  bu durum 1930 lı yıllara kadar devam etmiş, bataklıkların kurutulmasıyla  sahil bölgeler daha da hareketlenmiştir.
İçme suyu daha çok Irmaklardan ( Bolaman ,  Elekçi )  temin edilmektedir. Sıcak su kaynağı olan Ilıca kaplıcası hakkında nerede ise bütün Trabzon Vilayet salnamelerinde bilgi verilmektedir. Kaplıca suyunun çeşitli hastalıklara deva olmasından dolayı yılın her vakti bu bölge hareketlidir. 

EĞİTİM

Fatsa ‘ da  1868 den itibaren Medrese ve Sıbyan  Mektepleri’ nin , 1887 den itibaren bir Rüştiye ( Ortaokul) ‘ in  mevcut olduğu  kayıtlarda belirtilmektedir. Salna-melere göre  1868 ‘ de  Fatsa’da  5 Medrese  ve bu medreselerin toplam 176 öğrencisi vardı  aynı tarihte  2 Ermeni , 5 Rum ve 72 İslam Mektebi faaliyette bulunmaktaydı. Rüştiye Mektebi , Eczacı Hasret Efendi ‘ nin belirttiğine göre  bu günkü  Sahil  Camiinin olduğu yerde bulunmaktaydı. 1887 ‘ de  65 öğrencisi olan Rüştiye ‘ nin  1897 ‘ de  öğrenci sayısı 58 ‘ e düşmüştür.

CUMHURİYET ‘ İN İLK YILLARINDA FATSA

Ordu Vilayetine bağlı Fatsa Kazası’ nın 1928 ‘ de merkez ve Kumru adlarında iki nahiyesi vardı. 1930 ‘ da Fatsa Kaymakamı Celal Bey’dir.  Hüseyin Fevzi Bey, onun hakkında şunları söylemektedir:
   
"...görüşmemizde hemen konuya geçti, nahiye hakkında talimatlar verdi. Anlam olarak şunları söyledi kısaca :  “ Cumhuriyet devri yaşıyoruz zorbaya haddini bildirmek, bu kötü müessesenin kökünü kazımak gerek.  Ağa sömürüsü yok edilmeli. Böyle rahat nefes alabilir köylü. "
1933 yılında Kaymakamlık görevini Feridun Bey yürütmektedir. Bu döneme ait önemli bir olay ise Onuncu Yıl Marşı’nın Fatsa ‘ da öğretilmesi ile ilgili seferberliktir. 1936 ‘da Kaymakamlık görevini vekâleten Hüseyin Fevzi Bey yürütmektedir. En önemli icraatı ise Fatsa  ‘ da kara çarşafı kaldırması olmuştur. 1936 ‘ da Kaymakam  Kemal TAŞ , 1938 ‘ de ise  Mazhar  BAŞDOĞAN ‘ dır. 



 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

9/3/2008 · Kategori: Ordu ili Tarihi

 

 
Şimdiye kadar çıkan Ordu İI Yıllıkları'nda, diğer bir çok ansiklopedi ve popüler yayınlarda, Ordu yöresinin Fâtih Sultan Mehmed tarafından 1461 yılında Trabzon ile birlikte fethedildiği yazılıdır. Dolayısıyla araştırıcı olmayıp sadece yaşadıkları bölge hakkında bilgi edinmek isteyen ve kolayca ulaşabildiği söz konusu bu yayınları okuyan orduluların zihnine de, bu yanlış bilgi yerleşmiştir. Halbuki bölge, Osmanlılar tarafından değil, 1380'lerde, Hacıemiroğulları tarafından fethedilmiş; 1427 yılında da Osmanlılar tarafından ilhak edilmiştir. 

 

__________________________________________________________

 

  Yanlış, sadece bölgenin fethi konusundan ibâret değildir. XIX.yüzyıl
dan itibaren yaşadığımız kültür değişmeleri sonucunda ülkeyi etkisi altına alan pozitivist düşüncenin yayılmasıyla, toplumumuzun tarihî kimliğini oluşturan ve onun sürekliliğini sağlayan geleneksel bilgi ilmî araştırma ve tahlillere tabi tutularak doğrusu yanlışından ayrılmaksızın toptan reddedilip yıkılmaya çalışılmış, bölgenin fethini gerçekleştiren ve mezarları yatır haline gelmiş olan tarihî şahsiyetler, yine yukarıda bahsettiğim yayınlarda boş inanlar ve hurafeler olarak nitelendirilmiştir. Böylece altı yüz yıllık Türk dönemi tarihi unutularak, Ordu bölgesi tarih dışına itilmiştir. İşte bu sebepledir ki, XIX.yüzyılda, Osmanlı Devleti'nin taşradaki nüfuzunun azalması sonucunca, Osmanlı Devleti üzerinde muhtelif siyasî emeller besleyen büyük güçlerin de destek ve yardımlarıyla, bölgeye yerleşen Rumların ve Ermenilerin Millî Mücadele öncesinde ve sırasında çıkardıkları huzursuzlukların hatıraları Türk öncesi ile bütünleştirilerek zihinler iyice bulandırılmıştır. Tarih ciddî olarak araştırılıp sorgulanmadığı, temellendirilmiş gerçeklikler açık seçik ortaya konulmadığı sürece böyle bir manzarayla karşılaşmak kadar tabiî bir şey olamaz .

***

  Biz şimdi burada, bu makalenin sonunda tanıtılan Ordu bölgesi hakkındaki araştırmalar ve bazı temel kaynaklar çerçevesinde, bir iki paragraf halinde Ordu Yöresi'nin Türklerden önceki durumunu, daha geniş bir biçimde de Türklerin yöreyi nasıl fetih ve iskân ettiğini ve Osmanlılar dönemindeki genel yapısını anlatmaya çalışacağız. Bu, şüphesiz tafsilatlı ve tasviri bir tarih olmayacak, önemli bazı noktaların vurgulanmasından ibaret kalacaktır.

  Yunan tarihçisi Ksenophon (d.M.Ö.431)'nun Onbinlerin Dönüşü (1962, 1984) adlı eserine göre. Orta ve Doğu Karadeniz bölgesinde, M.Ö.400 yılında, Kolhlar, Driller, Mossinoikler, Halibler ve Tibarenler gibi, Yunan asıllı olmayan yerli halklar yaşıyordu.

  M.Ö.675'lerden itibaren, bu bölgeye, sırasıyla Kimmerler, Miletoslular (Miletliler) (656'larda), Persler (M.Ö.547'de), Makedonyalı İskender (M.Ö.334'te) ve komutanları (M.Ö.312-280) hakim oluyor. Bundan sonra bölgede, yaklaşık üç buçuk asırlık bir ömür süren Pontus Devleti (M.0.280-M.S.63) gözüküyor. Bu devleti, Roma İmparatorluğu ortadan kaldırıyor ve bölgeyi 395'te Doğu Roma imparatorluğu devralıyor ve zaman içinde bölünmesine ve kendi kabuğu içine çekilerek küçülmesine rağmen Fâtih Sultan Mehmed'in 1453'te İstanbul'u ve 1461'de de Trabzon'u fethine kadar varlığını korumayı başarıyor. Bu arada zikredilmesi gereken önemli bir hadise, hiç şüphesiz M.S.324 yılında bölgede hristiyanlığın yayılması olayıdır.

  Bilindiği üzere 1204 yılında, İstanbul Latinler tarafından istila edilmiş, bunun üzerine, Bizans Komnenoslar hanedanından I.Andronikos'un torunları Aleksios ve David İstanbul'dan kaçarak Trabzon'a gelmişler ve Gürcü kraliçesi Tamara'nın da desteğiyle Trabzon İmparatorluğu'nu kurmuşlardır(1204-1461). Bilindiği üzere bu devlete Fâtih Sultan Mehmed son vermiştir. Ancak hemen belirtelim ki, yine bu devletin hakimiyeti altında bulunan ve Ünye'den Giresun'a kadar uzanan Orta Karadeniz Bölgesi, diğer bir ifâdeyle Ordu ve yöresi, Osmanlılar tarafından değil, 1270'lerden 1380'lere kadar uzanan uzun bir süreç içinde diğer Türk gruplarının, özellikle Hacı Emiroğullarının mücadeleleri sonucunda fethedilmiştir. Bu fetih üzerinde ciddî bir surette durulması gerekmektedir. Çünkü bu, özel orduların yerli halka boyun eğdirerek gerçekleştirdiği bir fetih değil fakat ordu biçiminde teşkilatlanmış bir uç beyliği halkının fethidir; bu fetih, söz konusu yeni halkın yeni bir toprakla bütünleşerek orayı iskân edişi ve orayı vatanlaştırması biçiminde cereyan eden bir fetih olayıdır. Osmanlı döneminde Ordu ve yöresinin sosyal tarihi, bu fetih sırasında ve sonrasında oluşan yapılanmanın devamından başka bir şey değildir. Bu sebeple, Osmanlı dönemi Ordu'nun etnik ve sosyal yapısını, siyasî, dinî ve iktisadî tarihini anlayabilmek için, fethin nasıl gerçekleştiğini ve fetih sonrasında bu bölgede nasıl bir sosyal idarî ve iktisadî yapı oluştuğunu bilmek ve anlamak gerekmektedir. Şimdi kısaca bunu görmeye çalışacağız. Ancak bundan önce, Trabzon İmparatorluğu zamanında Canik dağlarının arkasında neler olduğuna da bir göz atmak gerekmektedir.

***

  Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere, XIII.yüzyıl başında, Karadeniz'in Samsun'dan Rize'ye ve Canik dağları zirvelerinden sahile uzanan bölgesinde Trabzon Devleti (1204-1461) vardı. İstanbul Latinlerin elindeydi. Batı Anadolu'da İznik Devleti kurulmuştu. Bunlar dışında bütün Anadolu Selçuklular tarafından XI. yüzyıldan bu yana Türk iskânına açılmış ve burada güçlü bir müslüman Türk medeniyeti kurulmuştu. Sinop'tan Karadeniz'e açılan Selçuklu Devleti, şüphesiz Trabzon'u tehdit ediyordu. 1223'te Selçuklular tarafından gerçekleştirilen Trabzon seferi, sonuç vermedi. Bununla birlikte, Trabzon Devleti genel olarak Selçuklulara bağımlı idi. Ne var ki, iki devlet arasındaki barış içinde bir arada yaşama süreci ancak 1243 yılında Anadolu'nun İlhanlılar tarafından istilâsına kadar devam etti.

  Anadolu'daki Moğol hakimiyeti kısa sürmüş, fakat bölgenin yapısında büyük değişmelere yol açmıştı. Bu değişmenin en önemli sebebi, Moğol istilasıyla birlikte, çok sayıda Türk aşiretinin XI. yüzyılda olduğu gibi, Anadolu'ya göç etmiş olmasıydı. İlhanlılar bu aşiretleri kontrol altına almakta zorlandı. Zaten son İlhanlı vâlileri de merkeze karşı isyan ettiler. İşte bu iki sebeple, XIII. yüzyılın ikinci yarısında ve XIV. yüzyılın başlarında Anadolu'da bir çok Türk Beyliği kuruldu.

  Son İlhanli valisi uygur kökenli Eretna, bir dizi isyandan sonra, 1341'de bağımsızlığını ilan etti. Merkezi önce Sivas sonra Kayseri olan Eretna Devleti (1335-1381), Erzincan, Ankara, Tokat, Amasya, Samsun, Niğde, Niksar ve Karahisar'ı kapsıyordu. Eretna'nın 1352'de ölümüyle, oğlu Mehmed yerine geçtiyse de devlet zayıfladı ve 1359'da onun da ölümüyle Orta Anadolu'nun birliği sona erdi. Valiler bağımsızlıklarını ilan ettiler. Özelikle Hristiyanlarla olan sınır bölgelerinde yeni Türk beylikleri ortaya çıktı. Bunlar gazi Türkmen beylikleriydi.

  Bu beyliklerden Trabzon Devleti'ne sınırdaş olanlar arasında, Sivas'ta Eretnalıların yerine geçen Kadı Burhaneddin Devleti, Bayburt ve Erzincan Beyleri, merkezi Milas (Mesûdiye) olan Hacı Emiroğulları Beyliği ve merkezi Niksar olan Taceddinoğulları Beyliği vardır. Trabzonlular, bu devlet ve halklarla ve yine Doğu Anadolu'da bir Türk konfederasyonu olan Akkoyunlularla ilişki içindeydiler. Görüldüğü gibi Trabzon Devleti irili ufaklı bir çok Türk siyasî teşekkülü ile sarılmış vaziyette bulunuyordu.

  Ordu ve çevresinin Türkler tarafından fethedildiği XIV.yüzyılda, Trabzon Devleti'nin çevresindeki Türk Beylikleriyle ilişkileri hakkında bilgi alacağımız önemli iki kaynak mevcuttur. Bunlardan biri, Trabzon Devleti'nin önemli olaylarını not eden Trabzon saray tarihçisi Panaretos'un Kronik'i, diğeri ise, Kadı Burhaneddin'in yakını olan Aziz b. Erdeşir-i Esterabadi'nin Bezm u Rezm (çev.M.Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1990) adlı eseridir.

  Bu kaynaklardaki verilere göre, Trabzon İmparatorluğu'nun XIV. Yüzyıl boyunca Türklerle sürekli çatışma hâlinde olduğunu, yüzyılın ilk yarısında karşılıklı baskınlarla devam eden ilişkilerin, daha sonraki dönemde Trabzon İmparatorlarının kızlarını Türk beyleriyle evlendirmek suretiyle akrabalık ilişkileri kurarak barış ortamları hazırlama biçimine girdiğini ve böylece varlıklarını koruduklarını; bununla birlikte baskın ve çatışmaların yine de devam ettiğini anlıyoruz.

  Gerçekten, 1276'da Karamanlı Mehmed Bey'in Konya üzerine yürümesini fırsat bilen Trabzon İmparatoru, 1277'de denizden Sinop'a saldırmış, ancak Çepniler tarafından bozguna uğratılmıştır; bunun üzerine bazı Türk grupları Samsun sahil şeridini takiben doğuya doğru ilerlemişler; Karadeniz dağlarında yayla yapan Türk grupları ise, Harşit Deresi, Aksu, Melet Suyu, Bolaman Deresi ve benzeri vadilerden sahile doğru inmeye başlamışlardır. Yaylalardan sahile uzanan mesafe, 70-80 km civarındadır. Bu kadar kısa bir mesafe, muhtemelen arazinin dağlık olması sebebiyle, ancak 120 yıllık bir zaman dilimi içinde fethedilebilmiştir. Bu 120 yıllık süre, Trabzon İmparatorluğu ile Türk gruplar arasında mücadeleyle geçmiştir. Bunlardan bazılarını, Panaretos'un Günlüğü'nden hareketle hatırlatmak yerinde olacaktır[1].

  Çepni Boyları, 1297'de Ünye'yi fethetmiş, doğuya doğru ilerleyerek Trabzon'a akın düzenlemişlerdir. Fakat bir Çepni grubu, 1301'de Giresun'da yenilgiye uğramıştır. Hacı Emiroğulları Beyliği'nin kurucusu olan Bayram Bey 1313'te, Trabzon İmparatorluğu sınırları içindeki bir pazar yerini basmıştır. 30 Agustos 1332'de Hamsiköy yakınlarına kadar gitmiş; fakat geri püskürtülmüştür.

  1340'da Komnenoslar, Trabzon'un güney yaylalarındaki Akkoyunlulara saldırır. Akkoyunlular ise, 1341 ve 1343’te bir kaç defa Trabzon’a akın yaparlar. Hiç bir taraf amacına ulaşamaz ama, her iki taraf da büyük ölçüde insan ve mal kaybına uğrar.

  348 Haziranında Akkoyunlu Beyi Turali Bey, Erzincan Hâkimi Gıyâseddin Ahi Ayna Bey, Bayburd Hâkimi Rikâbdâr Mehmed Bey ve Kuzey Doğu Suriye'deki Türkmen Reislerinden Bozdoğan Bey, ittifak hâlinde Trabzonu kuşatırlar; üç günlük bir savaştan sonra yenilirler ve bir çok kayıp vererek geri dönerler.

  Türklerin yenilmesine rağmen, bir çok Türk boyunun birlikte Trabzon'a kadar ilerleyip şehri kuşatabilmeleri ve geri çekilebilmeleri, Komnenosları psikolojik açıdan son derece yıpratmış olmalıdır. Bu sebeple, Türklerle dostluk arayışı içine girerler. Bu amaçla, kralın kız kardeşi, Kyra Maria (Despina Hatun), 1352 yılında, Akkoyunlu Beyi Kutluğ Bey (Turali'nin oğlu) ile evlendirilir.

  Ne var ki bu evlilik sürekli barış için yetmemiştir. Zira, muhtemelen güçlendiklerini zanneden Komnenoslar, Panaretos'un ifâdesiyle “şeytana uyarak” 1356 Eylülünde, Şiran'a karşı sefere çıkar ve 400 insan ve bir çok at kaybederek geri dönerler.

  1357'de Komnenoslar, Giresun'da İsa'nın doğumunu ve Yosun Burnu'nda ise “Işıklar Bayramı”nı kutlarlar ve bu arada on dört Türk öldürürler. Panaretos'un bu ifâdesine göre, demek ki, Türkler bu tarihlerde sahillerde dolaşmaktadırlar.

  1358'de Bayram oğlu Hacı Emir, Maçka ve çevresine bir akın düzenler ve çok sayıda ganimet elde eder. Aynı sene, kralın kızı Teodora'nın Bayramoğlu Hacı Emir ile evlendirilmesi için hazırlıklara başlanır.

  1361 Temmuzunda. Maçka ve çevresine, bu sefer Bayburt Hakimi Hoca Latif seçme dört yüz askeriyle bir akın düzenler; fakat gafil avlanarak altı askeri ve kendisi öldürülür. Kesilen başlar, zafer alameti olarak, Trabzon çevresinde dolaştırılır.

  Aynı yıl Bayram oğlu Hacı Emir Giresun üzerine yürümüş; Türkler yukarı Harşit vâdilerine yerleşmiş; Kürtün Beyi Melik Ahmed "Bedreme" (Bedirme)(Petroma) Hisarını" fethetmiştir. Aralık ayında, Komnenoslar kralı Halibya'ya çıkmış, karadan Giresun’a gelerek Hacı Emir'i takip etmiş ve bazı Türkleri esir almıştır.

  1362 Ekiminde, Erzincan Beyi Ahi Ayna Bey, Gümüşhane'de Bahçecik (Golacha) şatosunu kuşatır. Ancak başarılı olamaz. Bütün yıl boyunca hıyarcık (adenit) hastalığı ve veba salgını bir çok insanın ölümüne sebep olur. Şiddetli yaz sıcağı da çeşitli hastalıklara ve göçlere yol açar.

  Yine bu yıl Çelebi Taceddin, Kralın kızına talip olur.

  1365'te kralın damadı Emir Kutluğ Bey, karısı Kyra Maria (Despina Hatun) ile birlikte Trabzon'a kayınpederini ziyarete gelir.

  1369'un ocak ayında, Kılıçarslan Komnenoslar ülkesine (Chaldée) girer; Gümüşhane'nin Bahçecik (Golacha)'i Türklerin eline geçer. Yöre halkı ya carpışmalar sırasında ölür, ya da bölgenin uğursuz mağaralannda kaybolurlar.

  Trabzon Kralı, 1373 yılının Ocak ayında, Şiran'a karşı sefere çıkıyor; ancak Türklerin karşı koyması ve şiddetli kış yüzünden geri dönmek zorunda kalıyorlar. Türkler yüz kırk hristiyanı öldürüyor, büyük bir bölümü de soğuktan telef oluyorlar. 

  Kral, kızı Eudocie'yi Ünye'ye götürerek Taceddin Çelebi ile evlendiriyor. 

  1380 yılının şubatında, Kral III Aleksios, Harşid deresi çevresinde bulunan Çepnilerin üzerine yürüyor. Askerleri iki koldan Petroma (Bedirme) kalesini ve yukarı Harşit bölgelerini yağmalıyor, her tarafı yıkıyor, ortalığı kan ve ateş kaplıyor. Vakfıkebir'de Türklerin eline geçmiş olan gemilerini kurtarıyor. Fakat Türkler de direnerek karşı koyuyorlar. Her iki taraftan da çok kişi yok oluyor.

  1386'da Hacıemiroğulları Beyliği'nin başına geçen Süleyman Bey, 1396/7 yılında nihaî olarak Giresun'u fethediyor. Böylece, Orta Karadeniz Bölgesi Giresun'a kadar, bir daha geri dönmemek üzere Türklerin eline geçiyor.

***

  Panaretos'un o yıllarda tuttuğu günlüğe göre, Trabzon İmparatorluğu ve çevresindeki Türk Beylikleri arasındaki ilişkilerin özeti bundan ibarettir. Ancak bu ilişkilerin tamamının günlüğe yansıdığını düşünmek mümkün değildir. Zira günlükte bizzat kralı ilgilendiren, onun kendisinin katıldığı, ya da yine bizzat kendisinin karşı koymak zorunda kaldığı olaylar zikredilmektedir. Bunlar dışında, yaylalardan sahillere doğru ilerlemek isteyen Türklerle bunlara karşı koymak isteyen yerliler arasında, söz konusu yüz yıllık dönemde, daha yüzlerce olayın yaşandığını, fakat bunların yazılarak bize ulaşmadığını tahayyül etmek o kadar zor değildir. Nitekim, bölgenin 1455 Tarihli Tahrir Defteri’nden elde edilen veriler değerlendirildiği zaman, bu iddianın doğruluğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, Giresun'un fethiyle noktalanan yüz yıllık mücadele sonunda Türkler bölgeye bütün varlıklarıyla, çoluk ve çocuklarıyla, aileleriyle birlikte yerleşmişler, toplu bir iskân politikası uygulayarak kendi düzenlerini kurmuşlardır. Fetih tamamlandığında, genelde, bölgenin büyük bir kesiminde yerli halktan kimse kalmamıştır. Yerli olarak bölgede sadece, ya muhtemelen Selçuklular veya Danişmendliler tarafından fethedilmiş olan İskefsir (Reşadiye) ve Milas (Mesûdiye) bölgelerinde Türklerle iç içe yaşamaya alışmış olan hristiyanlar ya da 1390'lardaki son fetih harekatı sırasında Habsamana (Gölköy). Bolaman, Vona ve Öksün gibi kalelere sığınarak bölgede varlıklarını koruyabilen ve fetih sonrasında zimmî statüsünde Lozan'a kadar Türklerle birlikte burada hayatlarını sürdürmeye devam eden çok az sayıdaki hristiyan halk kalmıştır. Şimdi bu yorumu 1455 Tahrir Defteri'ndeki verilerle temellendirmeye çalışalım.

  Bilindiği üzere, Osmanlılar bir bölgeyi gayrimüslimlerden feth veya diğer müslüman Türk beyliklerinden ilhak ettiklerinde, oranın bir nevi kadastrosu demek olan tahririni yani yazımını yaptırıyorlardı. Ordu yöresi de 1427’de ilhak edilince yazdırılmıştı. Ancak bu yazım sonucunu ihtiva eden Defter henüz ele geçmemiştir. İkinci yazım ise, imparatorluğun diğer bölgeleriyle birlikte, Fâtih Sultan Mehmed zamanında 1455 yılında gerçekleştirilmiştir. İşte bu yazımın sonuçlarını ihtiva eden Defter yukarıda da belirtildiği üzere günümüze kadar ulaşan ve Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan Defter'dir.

  Bu Tahrir Defteri'ne göre Ordu yöresinin resmî adı, Vilayet-i Canik-i Bayramlu me'a İskefsir ve Milas'tır. İskefsir ve Milas'ın adlarının ayrı ayrı zikredilmesi, öyle zannediyorum ki, yukarıda da belirtildiği üzere, fetih ve iskân tarzının farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu vilayetin alt idarî birimlerinin adları da son derece ilgi çekicidir. Bunlar Defterdeki sırasıyla şöyledir:

1. Bölük-i Geriş-i Bucak (ez takrir-i Kethüdâ Mustafa, dîvânbaşı)

2. Bölük-i Niyâbet-i Ordu bi-ism-i 'Alevî (ez takrir-i Kethüdâ Bahaeddin)

3. Bölük-i Bedirlu (ez takrir-i Kethüdâ Lutfullah ve Seydi Ali; mezkûrîn dîvânbaşı-yı Niyâbet-i mezkur)

4. Bölük-i Seydi Ali Kethüdâ, dîvânbaşı-yı Bozat

5. Bölük-i Davud Kethüdâ veled-i Beğmiş, tabi-i Bendehor

6. Dîvân -i Elmalu tabi-i Bendehor (ez takrir-i Seydi Ahmed Kethüdâ, dîvânbaşı-yı mezkur Elmalu)

7. Bölük-i Ebulhayr Kethüdâ, dîvânbaşı an Dîvâniye-i Bendehor.

8. Bölük-i Geriş-i Alibeğece (ez takrir-i Kethüdâ Hasbun, dîvânbaşı)

9. Nâhiye-i Niyâbet-i Fermüde (ez takrir-i Kethüdâ Hüseyin Fermûde, dîvânbaşı)

10. Niyâbet -i Hafsamana (ez takrir-i Bulduk Kethüdâ, dîvânbaşı )

11. Bölük-i Fidâverende (tımar-ı Çoban Bey dizdâr-ı Kal'a-i Hafsamana, mefruz 'an Dîvâniye-i mezkur Hafsamana)

12. Niyâbet-i Satılmış-ı Bayram (ez takrir-i Bayezid Kethüdâ, dîvânbaşı)

13. Bölük-i Niyâbet-i Çamaş (ez takrir-i Eğlence Kethüdâ, dîvânbaşı)

14. Bölük-i Niyâbet -i Geriş-i Bolaman (ez takrir ...)

15. Nâhiye-i Niyâbet -i Geriş-i İhtiyar (ez takrir-i İbrahim Kethüdâ, dîvânbaşı)

16. Niyâbet -i Geriş-i Şayiblü (ez takrir-i İsmail Kethüdâ)

17. Niyâbet-i Geriş-i Sevdeşlü nâm-ı diğer Ulubeğlü (ez takrir-i Kethüdâ...)

18. Nâhiye-i Milas

19. Niyâbet-i Kebsil (ez takrir-i Mustafa Kethüdâ ve Şemseddin Kethüdâ ve Pir Kadem veled-i Çakır Kethüdâ. Üç Dîvân yerdir):

a.Bölük-i Pir Kadem Kethüdâ veled-i Çakır (ez takrir-i mezkur)[2]

b.Bölük-i Şemseddin Kethüdâ, dîvânbaşı, tabi-i Kebsil[3]

c.Bölük-i Mustafa Kethüdâ, dîvânbaşı-yı Niyâbet-i Kebsil

20.Niyâbet-i Kırukili (ez takrir-i Kethüdâ Şeyh, dîvânbaşı )

  Bölük, Geriş, Dîvân, Dîvâniye, dîvânbaşı, Niyâbet gibi terimler, bölgenin toplum ve yönetim yapısını anlamamıza yarayacak son derece önemli ip uçları vermektedir. Üstelik bu yapı, Osmanlı öncesi, diğer bir ifâdeyle fetih sonrası yapıyı yansıtmaktadır. Derinliğine irdelenmesi gerektiğine inandığım bu terimleri daha önce başka bir yerde kısmen tahlil etmiştim[4]; şimdi burada özellikle bölük kelimesi üzerine dikkat çekmek istiyorum.

  Bilindiği üzere, bölük kelimesinin ıstılah mânâlarından birisi, Türk askerî teşkilatında belli sayıdaki askerden oluşan bir birliktir. 1455'te Ordu Vilayeti'nin idari teşkilat şemasını gösteren yukarıdaki bağlamda ise idari bir birim olarak gözükmektedir. Dîvân, Niyâbet ve Nâhiye de aynı şekilde idari birim adlarıdır. Dîvân bölgenin mali açıdan, Niyâbet adlî açıdan, Nâhiye ise cografi açıdan yapılan bölümlemeleri sonunda ortaya çıkmış tabirler olarak gözükmektedir. Geriş'in de cografi anlamı vardır. Bölük ise doğrudan doğruya bir insan grubunu, askerî bir birliği ifâde etmektedir. Dolayısıyla insan ilişkileri ve iskân açısından son derece anlamlıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Ordu bölgesi Hacı Emiroğulları tarafından kesin olarak 1390'larda, yani 1455 yılı tahririnden 65 yıl önce feth ve iskân edilmiştir. İşte bu bolükler, askerî birlikler tarzında örgütlenerek bölgeyi feth ettikten sonra buralara yerleşen boy ve oymaklardır. Her bölük'ün yerleştiği kısım bir idari birim olmuştur. Fetih sırasında başlarında bulunan kişinin adı da bu idarî birime ad olarak verilmiştir. Bunların büyük bir kısmı açık olarak anlaşılmaktadır. Meselâ, Bucak[5], Bedir(lü)[6], Seydi Ali Kethüdâ, Davud Kethüdâ, Ebulhayr Kethüdâ, Alibeğece, Fidâverende, Satılmış-ı Bayram, Çamaş, İhtiyar, Şayiblü, Sevdeşlü (Ulubeğlü), Mustafa Kethüdâ, Şemseddin Kethüdâ ve Pir Kadem Kethüdâ veled-i Çakır gibi şahsiyetler, ya bizzat kendileri ya da babaları, bölüklerinin başında bizzat fetihte aktif rol oynamışlar ve bölükleriyle birlikte fethettikleri bölgelere yerleşerek bu sefer de o bölgenin yöneticiliği görevini üstlenmişlerdir. Böylece bölge orayı fetheden kişinin şahsiyetiyle şahsiyetlenmiş ve yeni bir kimlik kazanmıştır. 

  İdarî birim adları arasında, şahıs adları dışında altı ad vardır: Bunlardan biri, Ordu bi-ismi Alevî'dir. Bu, Hacıemiroğulları ailesinin mensup olduğu cema'atin adıdır. Türklerin devlet merkezini Ordu olarak adlandırması geleneğinden gelmektedir. Nitekim Taceddinoğulları Beyliğinin merkezi olan ve bugün hâlâ Çarşamba'nın güneyinde varlığını koruyan köyün adı da Ordu'dur[7]. Diğer iki birim ise, yine Türk geleneğine dayalı olarak, tabiatın durumunu bildiren Elmalu ve Kıruk-ili adlarıyla tesmiye edilmiştir. Sadece üç birim adı ise, yerli halkların daha önce verdiği adlardan gelmektedir: Milas, Hafsamana ve Bolaman.

  Yer adlarının fâtihlerin adıyla adlandırılması sadece Nâhiye veya bölük adlarıyla sınırlı kalmamış, bölük'ün muhtelif alt grupları değişik yerlerde köyler kurarak, kendi adlarını önce yönetimlerinde bulunan bir kaç aileden oluşan zümreye, sonra da bunların yerleştiği köye veya ekip biçtikleri mezra'aya da ad olarak vermişlerdir. 1455 Tarihli Tahrir Defteri'nde bu köy adlarıyla şahıs adlarının özdeşleştiği yüzlerce örnek görmek mümkündür[8]. Meselâ, Defter'in bir yerini tesadüfen açalım. Karşımıza çıkan Sevdeşlü'nün kaydı aynen şöyledir: "Karye-i Sevdeşlü, yurd-ı evlad-ı Sevdeşlü; eşküncü müsellemlerdir" (s.219). Buradan anlaşılan şudur: Köy Sevdeş adındaki bir Türk ve ona mensup olan kişiler tarafından kurulmuştur. Bunlar, müsellem adı verilen askerî gruba mensupturlar ve hâlen bu görevi ifa etmektedirler. Bu köyün arazisi, fetih hakkı olarak Sevdeşlü oymağının yurdu olmuştur. Bu nottan sonra Defter'de yirmi iki aile reisinin adları ve görevleri sayılmıştır. Hepsi de müslüman Türk olan bu kişilerden kimisi müsellem kimisi yamaktır. Aralarında imam ve şeyhler de vardır. Sevdeş adı, bugün hâlâ yaşamaktadır. Zira bu köy bugün Aybastı'ya bağlı Alacalar köyünün Sevdeş mahallesi olarak varlığını muhafaza etmektedir.

  Bunun gibi yüzlerce örnek saymak mümkündür. Çünkü 1455 yazımı sırasında, adları zikredilen köylerin sakinleri arasında baba adı söz konusu köyün adıyla aynı olan şahısların hayatta oldukları görülmektedir. Mesela Beğmiş oğlu Davud'un Kethüdâlık yaptığı köyün adı Beğmiş-lü'dür. Hacı Ahmed oğlu Melik Ahmed'in oturduğu köyün adı Ahmed-lü, Musa Dede oğlu Şeyh Pir dede'nin şeyhlik yaptığı köyün adı Musa-Dede'dir. 1455'te yaşayan şahısların veya babalarının adlarının köy adlarıyla özdeşleşmesi olgusu, bu köylerin en fazla bir nesil önce adı geçen kişiler tarafından kurulduğunu ve iskân edildiğini göstermektedir. 

  Hemen hemen fetihten 65-70 yıl sonra yapılan bu Tahrir Defteri'ne kaydedilmiş bulunan aile reislerinden hareketle yapılan hesaplamalara göre, o günkü Ordu Vilayeti'nin nüfusu 6651 müslüman Türk ve 526 Hristiyan Rum ailesinden ibaretti. Hristiyanlardan 360 aile, Selçuklular zamanında fethedilmiş olduğunu sandığım Milas (Mesûdiye)'da yaşıyorlardı. Burası Canik dağlarının güney yakasında önemli bir kale idi. Türklere teslim olarak, zimmi statüsüne girmiş olmaları muhtemeldi. Canik yaylalarından sahile ve Fatsa'dan Giresun'a uzanan sahada, yani Orta Karadeniz'in kuzey yakasında ise, sadece altı yerde, Bolaman, Vona, Öksün, Bendehor ve Habsamana kalelerinde hristiyan halka rastlanmakta idi. Bunların toplamı 166 hâneden ibaretti. Öyle zannediyorum ki, bunlar da fetih sırasında adı geçen kalelere sığınmışlar, fakat dört bir yandan kuşatılmış vaziyette olduklarından ve kurtuluş ümitleri de kalmadığından daha sonra teslim olarak zimmî statüsünde Türk hâkimiyetini benimsemişlerdir. Bunların, bölgeye fetihle birlikte yerleşen Türk nüfusuna göre nispetleri son derece düşük olup, sadece % 7,9'dan ibâretti. Türk öncesi yerli halkın geriye kalanı, yukarıda bahsettiğim yüz yıllık mücadele sürecinde ve özellikle de son fetih sırasında ya kaçmış ya da savaş meydanında yok olmuştu. Türk hakimiyetine giren hristiyanlardan ihtida ederek müslüman olanlar yok denecek kadar azdı. Zaten, fetih sırasında ve sonrasında teslim olan ve zimmî statüsüne geçen hristiyanlar, varlıklarını Milli Mücadele dönemine kadar devam ettirmişler ve Yunanistan'daki Türklerle mübadele edilmişlerdi.

  Semerkand'a giderken 1402'de Ordu bölgesinden geçen İtalyan seyyah Clavijo, bu bölgenin "Erzamir" (Hacıemir) adında bir Türk beyinin elinde olduğunu ve kumandası altında 10.000 kişiden oluşan bir süvari ordusu bulunduğunu belirtmektedir. Bu rakam, Fâtih döneminde Ordu yöresinde yaşayan müslüman Türklerin aile sayısını gösteren 6651 rakamıyla karşılaştırılırsa, buradan ilgi çekici bir sonuç çıkarılabilir: Öyle ki, Clavijo'nun asker olarak bahsettiği kişilerin, normal aile reislerinden başkaları olmadıkları söylenebilir. Çünkü bu iki rakam birbirine yakın gözükmektedir. Aradaki fark, öyle zannediyorum ki, Fâtih döneminde Ordu'ya bağlı olan ve İskefsir diye adlandırılan Reşadiye'nin nüfusunun, defterin bu bölümünün eksik olması yüzünden bu nüfusa dahil edilememesinden ve Hacıemiroğulları Beyliğinin Fatsa-Ünye arasında da yerleri olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yörelerin nüfusu da dahil edildiğinde, hemen hemen Hacıemiroğulları nüfusunun 10.000 âileden olustuğu söylenebilir.

  Bu anlatılanlar çerçevesinde, "Türk milleti ordu-millettir" özdeyişinin tarihî gerçekliğini görmek mümkündür. Görüldüğü gibi bölgenin fethi ve iskânı, Türk boy ve oymaklarının, sadece asker nitelikli üyeleri tarafından değil, bütün aile fertlerinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Zaten her aile reisinin asker olarak değerlendirildiği görülmektedir. Dolayısıyle Ordu yöresinin fethi, profesyonel orduların bir bölgeyi veya ülkeyi fethetmesine benzememektedir. Bu sebeple ben bu türlü fethe, iskân yoluyla vatan edinmek üzere toptan fetih hareketi diyorum. Ve öyle zannediyorum ki, yukarıda tarihî belgelere dayanarak açık seçik göstermeye çalıştığımız fetih ve iskân biçimi, Selçuklular döneminde, Anadolu'nun büyük bir bölümünde uygulanmış olan ve bu ülkedeki nüfus ve kültür yapısının temelini oluşturan fetih ve iskân biçimidir. Bu hareket Osmanlılar tarafından Batı Anadolu'ya ve Balkanlara doğru devam ettirilmiştir.

  İşte Ordu yöresinin tarihi, fetih sonrası bölgede kalan % 7,9'luk yerli hristiyan halkla (526 hâne) nüfusun geriye kalan büyük kesimini oluşturan 6651 hânelik müslüman Türk nüfusun ve daha sonra bu nüfusta meydana gelen değişmelerin tarihi demektir. Hristiyanların nüfusu, 1485'te % 5,5'e düşmüştür.Gerçi bu dönemde Türklerin nüfusunda da azalma vardır. Çünkü 1461'de Fâtih Sultan Mehmed tarafından Trabzon İmparatorluğu ortadan kaldırılmış ve bölgenin nüfusu doğuya doğru kaymıştır. Ancak bundan sonra Türk nüfus büyük ölçüde arttığı halde, gayrimüslim nüfus önce azalma trendine girmiş, daha sonra çok yavaş bir artışla 1613'lerde, ancak 594 hâneye yükselebilmiştir. Bunun da 593 hânesi Mesûdiye'dedir. Bir hristiyan hâne de Şemseddin Nâhiyesi’nde yaşamaktadır. Bunun dışında bölgede hiç hristiyan nüfus kalmamıştır. Türklerin nüfusu ise, 20.970 hâneye yükselmiştir. Toplam nüfus içinde hristiyanların oranı sadece, % 2.8'dir[9]. Daha açık bir ifâdeyle diyebiliriz ki. XVII. yüzyıl başında, batıdan doğuya Fatsa-Giresun ve kuzeyden güneye Karadeniz ile Mesûdiye-Reşadiye arasında kalan bölgede, müslüman Türkler dışında hiç bir etnik zümre yoktur.

  Ancak, XVIII. yüzyıldan itibaren, özellikle XIX.yüzyılda bölgeye yeni bir hristiyan nüfus akışı başlamıştır. Bunlar genellikle şehirlere ya da o zamana kadar boş olan güzlelere yerleşmişlerdir. Siyasî amaçla yerleştikleri sezilmektedir. Osmanlı Devleti'nin merkezî otoritesi zayıfladıkça bunlar, Türklere karşı harekete geçmeye başlamışlar, bölgede kargaşa çıkartmışlar; bu uygunsuz hareketleri ise onların Milli Mücadele'den sonra Lozan Antlaşmasıyla ülkeden çıkartılmalarına sebep olmuştur.

  Aile bazında değil fert bazında bir değerlendirme yapacak olursak, Ordu yöresinin yukarıda belirttiğimiz sınırları içinde, genel nüfus 1455 yılında 36.855 iken bu rakam 1613'te 72.689 olmuştur. Nüfus bu dönemde artmıştır ama bölge için önemli bir yoğunluk ifâde etmez. Zira bugün aynı bölgenin bazı ilçelerinin sırf merkezdeki nüfusları neredeyse bu rakamlar civarındadır. Söz konusu nüfusun diğer bir özelliği de dinamik ve genç bir nüfus oluşudur. Evlilik çağına gelmiş fakat henüz evlenmemiş genç erkeklerin toplam nüfus içindeki oranı 1455'te % 9 iken, 1613'te % 40'a çıkmıştır.

***

  Klasik Osmanlı döneminde bu nüfusun sosyal yapısı, şöyle bir manzara arzediyordu. Hemen belirtelim ki, bölgede şehirli yoktu.- Çünkü bu dönemlerde söz konusu bölgede şehir denilebilecek bir yer yoktu. Bölgenin kaza merkezi olduğu anlaşılan bugünkü Eskipazar’da 1455'te 16 hânelik cemaat-i muhterife denilen iş sahipleri ve zanaatkarlar grubu ile 19 hânelik cemaat-i 'Alevî denilen başka bir grup vardı. Bölgeye ilk yerleşen Türkler olduğu anlaşılan bu gruplar maktu bir vergi veriyorlardı. Bunlar arasında kadının ve subaşının hizmetkarları da yer alıyordu. Ayrıca Eskipazar'da kadîmlik yurtlarında ekip biçerek yaşayan ve vergi vermeyen 47 hâne mevcuttu. Otuz yıl sonra bu gruplar kaybolmuştur.

  Bölgenin yönetimi tımar beylerinin elindeydi. Bölgede 1455'te 224 tımar beyi görev yapmaktaydı. Bunların yarıya yakınının tımar beyi olmaları dışında özel bir görevleri yoktu. Önemli bir kısmı Mesûdiye ve Gölköy kalelerinde dizdâr veya mülâzım olarak görev yapmaktaydılar. Bu dönemlerde Gölköy kalesinin en önemli merkez olduğu anlaşılmaktadır. Din görevlilerinden de tımar sahibi olanlar vardır. Bunlar şeyh, halife, fakîh, baba, pir gibi unvanlara sahiptirler. Diğer bir mahallî yönetici grubunu ise, subaşı, dîvânbaşı, Kethüdâ, çeribaşı, tamgacı, müsellem ve korucu gibi görevliler teşkil etmektedir. Bunların dışında tımar beylerinin % 20'sini de ağa, çelebi, bey, mir, emir, şah gibi unvanlar taşıyan kişiler oluşturmaktadır. 1485'te tımar beylerinin sayısı % 65 oranında artarak 344'te çıkmıştır. Gözlenebilen bir başka değişme de, özel görev ve unvanı olmayan tımar beylerinin oranının oldukça yükselmesi ( % 69), kale dizdârlarının ve mülâzımlarının oranında (% 16) küçük bir artışın olması, diğerlerinin ise azalmasıdır. Burada Osmanlıların bir beylikten devraldıkları bir bölgeyi kendi standartlarına uydurmak için gerçekleştirdikleri gözlenmektedir.

  Tımar beylerinin gelir durumlarında tam bir denge olduğu söylenemez. 1455'te geliri 1000 akçenin altında olanların oranı %51'dir. Sadece % 8'i beş bin akçeden daha fazla dirliğe sahiptir. 1485'te ise bin akçe ve daha aşağı dirlik sahibi olan tımar beylerinin oranı % 71'e çıkmış, dört bin akçeden daha fazla gelire sahip tımar beyi ise kalmamıştır.

  Tımar sahibi yöneticiler dışında Ordu yöresinde yaşayan halkı, vergi mükellefleri, müsellemler, mülk sahipleri, vergi vermeyen fakat bölgede herhangi bir kamu hizmeti gören muhtelif zümreler, düşmüş sipahiler ve sipahizâdeler, yaşlılar ve sakatlar gibi bir takım gruplara ayırmamız mümkündür.

  Yukarıda da belirttiğimiz gibi, klasik Osmanlı döneminde bölgede şehir hayatı olmadığından. halkın tamamının tarımla uğraştığını söyleyebiliriz. Ancak bunlardan bir kısmı kendilerine tahsis edilen arazileri işlemek ve devlete vergisini ödemekle yükümlü bulunurken, vergiden muaf olan diğerleri sırf geçimlerini temin etmek gayesiyle tarımla uğraşmak zorundaydılar.

  Bölgemizde vergi mükellefi çiftçi âilelerinin nisbeti, 1455'te % 64 iken, 1520'den itibaren % 96'lara yükselmiştir. Bu değişimde rol oynayan faktörler arasında müsellem denilen askerî grupların ve sayyad denilen avcıların statülerinin değiştirilerek vergi mükellefi kılınmaları da vardır. Ancak, bu değişikliğin asıl sebebi, Ordu ve yöresinin, daha önce bölgeyi fethedenlerin oluşturduğu bir beylik idarî yapısından Osmanlı İmparatorluğu'nun merkeziyetçi idaresi altında bir kaza statüsüne dönüştürülmüş olmasıdır. İlhaktan hemen sonra sosyal yapıya dokunmayan Osmanlılar, daha sonra çeşitli tedbirler alarak, her yerde olduğu gibi, buraya da tedricen kendi yönetim tarzlarını uygulamışlar ve sosyal yapıyı da yeniden biçimlendirmişlerdir.

  XV. ve XVI. yüzyıllarda, Ordu'da tam çiftliğe sahip olanların sayısı, 1455'te bir iken 1613'te ancak 14 olabilmiştir. Genelde halkın küçük bir kesimi yarım çiftliğe, geriye kalan büyük bölümü ise yarım çiftlikten daha küçük toprak parçalarına sahiptir. Toprağın, halka küçük parçalar halinde dağıtılmasının, arazinin çok engebeli olması dolayısıyla, tarımın hayvan gücünden çok insan emeğiyle gerçekleştirilmesi zorunluluğundan kaynaklandığı söylenebilir.

  Ellerindeki toprağın büyüklüğüne göre çift, nîm ya da bennak denilen, tarımla geçinen ve vergi veren bu gruplar arasında, başka işlerle meşgul olanlar; meselâ imamlar, şeyhler, fakîhler, câmi mimarları, kale hizmetkârları, terziler, çul dokuyucular, bakırcılar, demirciler, semerciler, hallâclar, yaycılar, zurnacılar vardır. Bunlar aynı zamanda çiftcilik yapan ve vergi veren meslek sahipleridir. Bunların dışında vergiden muaf tutulmuş meslek sahipleri de vardır ki, onları ayrıca göreceğiz.

  Vergi vermeyen bu gruplardan birisi, müsellemler'di. Bunlar harp zamanı sefere katılan, diğer zamanlar topraklarında ekip biçen kişilerdi. Sırayla sefere giderlerdi. Geride kalanlar, gidenlere yamak olur ve onlara harçlık vermekle yükümlü bulunurlardı. Bunların Ordu bölgesinde toplam nüfus içindeki oranları 1455-1613 yılları arasında %10 - % 24 arasında değişmiştir. Bu artışın sebepleri arasında zâviyedârların cocuklarının da müsellem yazılmaları vardır. Bu her iki grup da bölgeyi feth edenlerden müteşekkildi. Çünkü Tahrir Defterleri’nde müsellemlerin, "tutageldikleri kadîmlik yurtlarıyla eşer eşküncü" oldukları belirtilmektedir. Bu ifâdelerden fetihden beri bu görevle yükümlü bulundukları anlaşılmaktadır. Şeyh denen zâviyedârların da bölgenin iskânı ve Türkleştirilmesinde oynadıklan rol bilinmektedir. Stratejik mevkilere kurulan ve genelde vakıflarla desteklenen zaviyeler, geleni gideni ağırlayan misafirhaneler, haberleşme merkezleri ve kültür evleri olarak hizmet görmüşlerdir. Buraların kurucusu olan şeyhlerin yatır haline gelen mezarları halk tarafından bugün bile ziyaret edilen kutsal mekanlar olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Halkın her yıl şölenler düzenlediği, Ulubey'in Şeyhler köyündeki, köye adını veren Şeyh Abdullah ve Kabataş Kuzköy'deki Şît Abdal türbeleri bunlardan sadece ikisidir. Arşiv kayıtlarına ve bölge üzerinde yapılan folklor araştırmalarına göre fetihten XIX-yüzyıla kadar elliye yakın zaviye Ordu yöresinde görev yapmıştır.[10]

  1455'te Ordu yöresinde halkın % 1'ini mâlikâne sahipleri oluşturuyordu. Bu mâlikâneler, Osmanlı öncesinden kalma ağa, bey, çelebi, paşa ve hatun diye adlandırılan kişilerin oluşturduğu aristokrasinin elinde bulunuyordu. Fakat zamanla Osmanlılar bunların elindeki mülkleri çok çeşitli tedbirlerle ya tımara dönüştürerek ya da vakıflaştırarak kendi sistemlerine uydurmuşlardır. Satın alınarak ya da başka yollarla devletleştirilen mâlikânelerin gelirleri, derbendci ve köprücü gibi kamu görevi gören kişilere tahsis edilmiştir. 1613'lerde eski sahiplerinin nesli elinde kalan mâlikâne sayısı son derece azdır.

  Ordu bölgesinde vergiden muaf olan diğer gruplar arasında, arşiv kayıtlarında kendilerine çok seyrek rastlanan kadı, müderris ve muhassil gibi görevliler, aralarında okçu, kemanger, neccâr, kürekçi, demirci, marangoz gibi ihtisas sahiplerinin de bulunduğu ve özellikle Mesûdiye ve Gölköy kalelerinde görev yapan kale erenleri, saray için zağanos, şahin ve çakır tutan ve sayyâdân denilen kuşçular, demir ocaklarında çalışan ve küreci denilen madenciler ve ırgadları vardır.

  Vergi muafiyetinden yararlanan bir zümre de el-mu'âfiye genel adıyla anılmaktadır. Bunların belgelerde kadîmlik yurtlarıyla muaf oldukları belirtilmiştir. Bunlar arasında, şeyh, zâviyedâr, imam, emekli sipâhi, yaralı, sakat, fakîh, fakîhoglu, şeyh, şeyhoğlu, zâviyedâr veya zâviyedârzâdegân, kethüdâ veya kethüdâoğlu, duacı ya da bu zikredilenlerin hizmetinde çalışan kişiler vardır. Ayrıca imam, hatip, hâfız ve şeyhlerden oluşan ve mülâzım-i câmi' denilen din görevlileri, cemâ'at-ı ulemâ ya da cemâ'at-i Hilmi Dede diye adlandırılan ve din ya da eğitim hizmeti gören kişiler de vergiden muaftırlar. Şeyhlerden ve zâviyedârlardan yukarıda kısaca bahsetmiştik. Bunların hepsi de bölgenin fethine katkıda bulunan kimseler ve onların halefleridir. 1455'te toplam nüfus içindeki oranları %20 civarındadır. Hepsi de topluma sosyal ve kültürel hizmet sunmaktadırlar. Vergiden mu'af oluşlarının sebebi budur. Osmanlı öncesinde teşekkül eden bu yapılaşma başlangıçta Osmanlılar tarafından da bozulmamıştır. Fakat, fetihten itibaren XVII. yüzyıl başına kadar toplumda meydana gelen dönüşümler sonucunda, Ordu ve yöresinde, şeyhzâdeler ve beyzâdeler diye adlandırabileceğimiz sosyal mevkileri ve iktisadî durumları açısından toplumun büyük kesiminden farklı ve daha üst seviyede bir zâdegânlar zümresinin ağırlık kazandığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte, söz konusu zâdegânların sayısında son derece azalma görülmektedir. Gerçekten toplam nüfus içindeki oranları, 1613'lerde %3'e kadar düşmüştür.

***

  Osmanlılar döneminde Ordulular kapalı bir tarım ekonomisi yaşıyorlardı. Bölgede genel olarak hububat tarımı yapılıyordu. XVI. yüzyılın ikinci yarısına kadar sadece buğday ve arpa ekilirken, bu dönemden itibaren bölgede mısır, mercimek, fiğ ve burçak tarımına da başlanmıştır. 1455-1485 yılları arasında nüfustaki azalmaya paralel olarak tarım üretiminde de azalma gözlenmektedir. Bu tarihten itibaren üretim artışları kaydediliyor. 1455'te 5.665 ton buğday üretilirken 1613'te bu rakam 6.900 tona yükseliyor. Gerçi üretim artışı nüfus artışının gerisindedir. Aynı tarihlerde kişi başına düşen buğday 153 kilodan 95 kiloya inmiştir. Bu düşüş devam edecektir: 1945'lerde Ordu merkez kazasında kişi başına sadece 4,5 kilo buğday düsüyordu. Bu sebeple 1485'ten itibaren buğday ve arpa fiyatlarında artışlar meydana gelmiş; fiyatlar, 1547'de ikiye, 1613'te ise üçe katlanmıştır. Buna rağmen tahıldaki 158 yıllık fiyat artışı sadece % 2.8'dir. Bu rakam, Osmanlı klasik döneminde Ordu ili yöresinde istikrarlı bir ekonomik yapının mevcudiyetine delalet etmektedir.

  Buğday ve arpa üretiminin nüfus artış hızı ölçüsünde seyretmemesinin bir sebebi de. 1547'den itibaren bölgede mısır üretiminin başlamış olmasıdır. Gerçi mısır üretimi de söz konusu dönemlerde önemli bir yer edinememiştir. Zira kişi başına düşen mısır 5 kg civarındadır. Daha sonraki asırlarda mısır üretiminin payı nispeten artsa da, bu tarım ürünlerinin hepsinin yerini XIX.yüzyıl içinde yaygınlasan ve asrımızda yörenin en önemli ürünü haline gelen fındık üretimi alacaktır.

  Ordu ekonomisinde arıcılık önemli bir yer tutmaktadır. 1455 yılından itibaren, Kovan sayısının seneden seneye arttığı görülmektedir. Çünkü tabiat arıcılığa müsait bir yapıya sahiptir ve arıcılık için fazla insan gücüne ihtiyaç duyulmamaktadır. Bilindiği gibi bugün de Ordu'da arıcılık ileri seviyededir. Bu bağlantı, ekolojik ve tarihî kültür ortamının buluştuğu nokta gibi gözükmektedir.

  Osmanlılar döneminde Ordu bölgesinde, hayvancılık önemli bir yer tutuyordu. Kaynaklardan özellikle koyun yetiştirildiği anlaşılıyor. Koyun üretimi 1547'lere kadar bir artış tirendi göstermiş fakat sonraki yüzyıllarda düşmeye başlamıştır. Kişi başına düşen koyun 1455'te 0.34 iken, bu pay 1547'de 1.5'e çıkmış, 1613'te ise bire inmiştir. 1971 rakamlarına göre ise, Ordu'da bir çiftçi ailesi başına 1.1 küçük baş hayvan düşmektedir. Bu da bölgemizde küçük baş hayvan üretiminin XVII.yüzyıldan bu yana sürekli azaldığını göstermektedir.

  1390'larda bölgenin fethinden itibaren 1960'lara kadar Orduluları hayatı köylerle yaylalar arasında mevsimlik göçlerle geçiyordu. Bu tarım ve hayvancılığın birarada yapılmasından kaynaklanıyordu. Zira hayvanların ilk bahardan itibaren tarım yapılan köylerden önce güzlelere sonra da yaylalara doğru uzaklaştırılması gerekiyordu. Sonbaharda tekrar hayvanlarla birlikte güzleye iniliyor; kış ise kışlak denilen köylerde geçiriliyordu. Böylece zaten dar alanlarda yapılan tarım hayvanların zarar vermesinden korunuyordu.

  XVIII.yüzyıldan itibaren, daha önceleri oldukça boş olan sahillere doğru da inilmeye başlandı. Bugün sahilde yer alan bütün kasabalar bu dönemden itibaren teşekkül ettiler. Hatta, Ordu şehri bile bugünkü yerinde XVIII. yüzyıl sonlarında teşekkül etmeye başlamıştır. Bununla birlikte bütün bu kasabaların köy görüntüsünden kurtularak şehir havasına bürünmeleri ancak XX.yüzyıl içinde gerçekleşecektir. Bölgenin son üç yüzyılının tarihi ile ilgili kaynaklar, henüz tahlil edilerek ortaya konulamamıştır. Bununla birlikte söz konusu kaynaklar üzerinde, Türk Tarih Kurumu’nda yürütülen bir proje çerçevesinde çalışmalar sürdürülmektedir. Ayrıca saha üzerinde, folklor araştırmaları çerçevesinde, Necati Demir tarafından kültür varlıklarının envanteri yapılmış, kültür unsurları derlenmiştir; hatta beşerî cografya açısından Bolaman havzası üzerinde bir çalışma gerçekleştirilmiştir. Bunlar gün ışığına çıktıkça, yakın çağlarda ve günümüzde, Ordu yöresinin sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı ve bu yapıdaki değişmeler daha iyi anlaşılacak ve geleceğe yönelik kalkınma projelerinin zeminini oluşturacaklardır.

ORDU YÖRESİYLE İLGİLİ ARAŞTIRMALAR:

  Son yıllarda, Ordu yöresi üzerinde ilmî araştırmalar başlatılmış olup bunlar sürdürülmektedir. Bu çalışmalardan en önemlisi, Türk Tarih Kurumu tarafından yürütülen Türkiye'nin Sosyal ve Kültürel Tarihi (TUSOKTAR) projesi çerçevesinde, Türkiye'nin Ekonomik ve Sosyal Tarihini Sondaj Metoduyla Araştırma Grubu'nun yürüttüğü Ordu Yöresi araştırmalarıdır. Ordu yöresi, bu proje kapsamında incelenmeye alınan on bölgeden birisidir.

  Projeye gore, ele alınan bölgenin bir taraftan kaynakları yayınlanmakta bir taraftan da bu kaynaklardan hareketle tahlilî değerlendirmeler yapılarak yayınlanmaktadır. Bu çerçevede yayınlanan ve yayınlanmaya hazırlanmış ve hazırlanmakta olan çalışmalar şunlardır:

1. Bahaeddin Yediyıldız, Ünal Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları I -1455 Tarihli Tahrir Defteri- , Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1992. 

  Bu eser, Fâtih Sultan Mehmed döneminde Ordu yöresinde yaşayan toplum, bu toplumu oluşturan zümreler, bunların statüleri, iktisadî vaziyetleri, birbirleriyle ve devletle ilişkileri, vs. gibi konular hakkında en önemli kaynaklardan biridir, Aslı yeni yazısıyla birlikte yayımlanmıştır. Sunuş yazısında, bölgenin tarihî şahsiyetleri ve yörenin geleneksel kültürü hakkında değerlendirmeler yapılmıştır. Kitabın sonuna da, yer adları, şahıs adları ve terimler ile ilgili dizinler konulmuştur. Böylece diğer kaynaklar yayınlandıkça bu dizinlerden hareketle karşılaştırmalı değerlendirmeler yapma imkanı doğacaktır.

2.Bahaeddin Yediyıldız, Ünal Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları II -1485 Tarihli Tahrir Defteri- . Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2002. 

3.Bahaeddin Yediyıldız, Mehmed Öz, Ünal Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları III -1520 Tarihli Tahrir Defteri'nin Ordu ve Samsun ile İlgili Bölümleri- Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 2002.

4.Bahaeddin Yediyıldız, Ünal Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları IV -1547 Tarihli Tahrir Defteri-Hazırlık çalışmaları tamamlanmış olup, yakında basımı için Türk Tarih Kurumuna teslim edilecektir.

5.Bahaeddin Yediyıldız, Ünal Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları V -1613 Tarihli Tahrir Defteri- Baskıya hazırlama çalışmaları sürdürülmektedir.

6-Bahaeddin Yediyıldız, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları VI -1643 Tarihli Avarız Defteri-. Bu defterde de köylere varıncaya kadar idari yapılanma, nüfus, sosyal yapı ve ekonomi ile ilgili veriler bulunmaktadır. Yayına hazırlık çalışmaları devam etmektedir.

7.Bahaeddin Yediyıldız, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları VII - Vakfiyeler-. Ordu yöresinde Hacı Emiroğullarından Osmanlıların sonuna kadar kurulan vakıfların vakfiyeleri Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi taranarak derlenmiştir. Yeni yazıya çevirme çalışmaları devam etmektedir. Bir değerlendirme ile birlikte yayına hazırlanmaktadır.

  Söz konusu proje çerçevesinde Cumhuriyet Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç.Dr.Necati Demir, Ordu’yu köy köy dolaşmış ve yerüstü kültür varlıklarını tesbit ederek, bunların envanterini çıkarmıştır. Bu çalışmayla maddi eserler fotoğraflanarak albümler hazırlanmış, sözlü kültür de kayda geçirilmiştir. Bunlar da Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları arasında yayınlanacaktır.

  Bu kaynak dizisi, arşivlerden ve kütüphanelerden çıkarılacak diğer defter veya belge koleksiyonlarıyla olduğu kadar saha araştırmaları sonucu bölgeden derlenen kitabeler, efsaneler, vs... gibi diğer veri koleksiyonlarıyla devam edecektir.

  Yayınlanmış ve yayına hazırlanmakta olan kaynaklardan hareketle bazı araştırmalar da yayınlanmış bulunmaktadır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Bahaeddin Yediyıldız, Ordu Kazası Sosyal Tarihi, Kültür Ve Turizm Bakanlığı Yayını, Ankara 1985. On bin adet basılan bu kitabın mevcudu kalmamıştır. Yeni kaynaklar ışığında gözden geçirilerek yeniden kaleme alınacak ve yayınlanacaktır.

2. Bahaeddin Yediyıldız, Özkan İzgi. "1455 yılında Ordu ve yöresinde kullanılan şahıs adları", Şükrü Elçin Armağanı, Ankara 1983, s.361-368.

3. Bahaeddin Yediyıldız, "Ordu ili yer-adları" , Türk Kültürü Araştırmaları Dergisi (Prof.A.Necati Akder Armağanı, Ankara 1984, XXII/ 1 -2), s.20-36.

4. Bahaeddin Yediyıldız, "Kimlik Bunalımı,", Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Bülteni (Kasım 1987. sayı:7), s.10-16.

5. Bahaeddin Yediyıldız, "Niksarlı Ahi Pehlivan’ın dârü's-sulehâsı" Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat Sempozyumu, Ankara, 1987, s.281-290.

6. Bahaeddin Yediyıldız "Ordu yöresine âit bazı folklor unsurlarının tarihî kökenleri”, III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, c- IV, Ankara, 1987, s.439-446.

7. Bahaeddin Yediyıldız, "Aybastı Kuzköy Yatırının tarihçesi", IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, c. IV, Gelenek, Görenek ve İnançlar, Ankara, 1992, s.269-275.

8. Bahaeddin Yediyıldız, “Millî kimlik ve tarih”, Tarih Boyunca Anadolu’da Türk Nüfus ve Kültür Yapısı, Ankara, 1995, s. 62-68.

9. Mehmet Öz, XV-XVI. yüzyıllarda Canik Sancağı, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1999.

10.Necati Demir, Ordu İli ve Yöresi Halk Kültürü (Yukarıda belirtilen proje çerçevesinde Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanacak)

11.Mustafa Özdemir, Bolaman Çayı Havzası’nın Coğrafyası (Yukarıda belirtilen proje çerçevesinde Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanacak).

12.Fatma Acun, Karahisar-ı Şarkî ve Koyulhisar Kazaları Örneğinde Osmanlı Taşra İdaresi –Sistem Yaklaşımıyla Bir Analiz- (Yukarıda belirtilen proje çerçevesinde Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanacak)

  Bir taraftan bu ilmî kaynak yayınlarından ve araştırmalardan, diğer taraftan saha üzerinde bizzat kendisinin topladığı efsane, kitabe ve benzeri türdeki verilerden hareketle Ordu ve ilçeleri hakkında popüler yayınlar yapan Sıtkı Çebinin kitaplarını da burada zikretmek gerekir. Tarihi gerçeklerin geniş kitlelere ulaştırılmasının en iyi yollarından biri bu tür popüler eserlerin yaygınlaştırılmasıdır. Bu açıdan, Sıtkı Çebi’nin eserleri büyük bir görev ifa etmektedir. Bunlar arasında, daha önce yazmış olduğu Ordu ili ve 50.Yılda Ordu Şehri (Ordu, 1973) ve Çağlar içinde Ordu (Ordu, 1978) gibi eserleri yanında özellikle yukarıda bahsedilen kaynak ve araştırmaları popülerleştiren Bütün Yönleriyle dünden bugüne Ulubey (1995), Madenin Nabız Gibi Attığı Yer Kabadüz (1996), Kabataş İlçesi ve Köylerinin Tarihi (1991), Gülyalı (Ebülhayr) ve Köyleri Tarihi (1985), Çamaş’ın Tarihi (1991) gibi yayınları kolay okunabilirliği ve dağıtımı, dolayısıyla da bilginin popülerleştirilmesi açısından son derece önemlidir. Diğer taraftan, Sıtkı Çebi’nin Ordu Efsaneleri, Ordu Evliyaları ve benzeri çalışmaları bölgedeki folklorik verileri topladığından ilmî araştırmalar için önemli kaynak olma niteliği taşımaktadır. Mithat Baş’ın Mesûdiye (İstanbul, 1982)’si gibi eserler de bu açıdan önemlidir. Bu bakımdan, Sıtkı Çebi’nin toplamış olduğu verileri ihtiva eden çalışmalarından bazılarının, yukarıda bahsettiğimiz Ordu Yöresinin Kaynakları dizisi içinde yayını düşünülmekte ve bu yöndeki çalışmalar sürmektedir.

  Bu araştırmalar ve değerlendirmeler devam edecek; bütün kaynakların yayını tamamlandıktan ve bu kaynaklar üzerinde beşeri bilimlerin bütün dallarıyla ilgili bilim adamlarının tahlil ve yorumları da yayınlandıktan sonra, Ordu Tarihi hakkında genel bir sentez gerçekleştirilecektir ki, işte asıl Ordu Tarihi o zaman ortaya çıkmış olacaktır. Ordu ile ilgili olarak bugüne kadar yayınlanmış bilgi ve belgelerin listesini ihtiva Ordu yöresi "bibliyografya”sı olarak, şimdilik Sıtkı Çebi’nin “Ordu Yöresi Tarihi Bibliyografyası” (Vakıflar Dergisi. Ankara. 1994, sayı. XXIII, s.343-352) adlı denemesinden yararlanılabilir.

* Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı, ANKARA

[1] Chronique de Trébizonde, (composée en Grec par Michel Panarète, publiée pour la première fois, d'après un manuscrit de Venise, par M.Tafel, à la suite des opuscules d'Eustathe, en 1829, et traduite en Français par M.Brosset Jeune), in Lebeau, Histoire du Bas-Empire, Paris, 1836, s.482-509.

[2] Bu kayıttan sonra, Bölük'ün ilk köyü olan Karye-i Meliklü'nün kaydı da şöyledir: "Karye-i Meliklü, tımar-ı Yenice Ağa veled-i Mustafa Ağa". Bu köyün ilk şahsı da şöyle kaydedilmiştir: "Pir Kadem, mezkur Kethüdâ dîvânbaşı-yı Geriş-i mezkur Meliklü"

(s.370).

[3] Şemseddin Kethüdâ'nın adı ayrıca bu Bölük'e bağlı Gücceklü köyünün mu'afları arasındadır: "müsellem Şemseddin Kethüdâ, dîvânbaşı, eşmez"(s.380). Bu da bölgeyi fetheden ve bölüğe adını veren Şemseddin Kethüdâ'nın hala hayatta olduğunu göstermektedir.

[4] B.Yediyıldız, Ordu Kazası Sosyal Tarihi, Ankara 1985, s.44 vd.

[5] Bucak, köşe ya da günümüzde doğrudan idari bir birim adı olarak kullanıldığı gibi, özel şahıs adı olarak da kullanılmaktadır. Bkz-Aydil Erol, Şarkılarla, Şiirlerle, Türkülerle ve Tarihi Örneklerle Adlarımız, Ankara 1989,s.48

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!